Mü'minin üç özelliği
.Arşiv
Resûlüllah (s.a.v.), Abdullah b. Mes'ûd, Zeyd b. Sabit gibi fakîh sahabenin rivâyetiyle Sünen'lerde geçen meşhur bir hadîste şöyle buyururlar:
«Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyanet etmez .Amellerde ihlâs, devlet adamlarına nasihat (onları irşâd ve ikaz edip desteklemek) ve cemâatten ayrılmama. Çünkü onların duası çepeçevre kuşatır» (İbn Mâce, Mukaddime 18, Menâsik 76; Ebû Dâvud, İlim 10; Tirmizî, İlim 7; Dârimî, Mukaddime 24; Ahmed İbn Hanbel Ill /225, lV/80, 82, V/183.)
Ebû Hûreyre (r.a.)'den gelen mahfuz ( Şaz hadîsin mukabili olarak tercih edilen hadîs'e « Mahfuz » denir. (Prof. Dr. Talât Koçyiğit, Hadîs Istılahları, Ankara, 1980, s. 206).) bir hadîste de şöyle buyurulur:
«Allah şu üç şeyden dolayı sizden hoşnut olur:Yalnızca O'na kulluk edecek, hiçbir şekilde şirk koşmayacaksınız, Allah'ın ipine toptan sarılacak, fırka fırka bölünmeyeceksiniz ve Allah'ın işinizi tevdi ettiği kimselere nasihat edeceksiniz».( Muvatta', Kelâm 20; Müslim, Akzıye 10.)
Bu hadîste üç özellik birarada zikrediliyor. İhlâs, ülü'l-emre (devlet adamlarına) nasihat etmek ve cemâat'ten ayrılmamak. Bu üç özellik, dinî esasları, Allah ve kul haklarını içine alıyor; dünya ve âhiretle ilgili işleri düzenliyor.
Bunu şöyle açıklayabiliriz:
Haklar, Allah hakkı ve kul hakkı diye ikiye ayrılır. Allah'ın üzerimizdeki hakkı, O'na kul olmamız ve hiçbir şeyi O'na ortak koşmamamızdır. Bu yukarıdaki hadîslerin birinde geçiyor.
Kul hakları da ikiye ayrılır. Bunlar, 1. genel, 2. özel haklardır. Herkesin kendi anne ve babasına itaat etmesi, hanımına, komşusuna karşı vazifeleri, özel haklardan olup dînin fürû'unu teşkil eder. Çünkü bazan bu vazifelerin farz olması mükellef bir kimseden düşebilir. Getirdiği maslahat da ferdîdir. Genel haklarda insanlar, idare edenler ve edilenler diye ikiye ayrılır. İdare edenlerin hakkı, kendilerine nasihat edilmesi, idare edilenlerin hakkı ise cemâat'ten ayrılmamaktır. Çünkü iki tarafın maslahatı da, elbirliği etmeleriyle tamamlanabilir. Sapıklık üzere de birleşmezler. Din ve dünya maslahatları, birleşmelerinde ve Allah'ın ipine toptan sarılmalarındadır. İşte bu özellikler dinin aslını teşkil eder.
Müslim'in, Temîm ed - Dârî (r.a.) 'den rivayet ettiği bir hadîste bunlar açıklanmıştır. Resûlüllah (s.a.v.) buyurur ki:
«Din, nasihat (samimiyyet ve öğüt vermek)'tir, din nasihattir, din nasihattir.
— Kime ya Resûlâllah, dediler. Buyurdu ki: Allah'a,Kitabına, Resulüne, müslümanların idarecilerine ve idare edilenlere» (Müslim, İmân 95; Buhârî, İman 42.)
Allah'a, kitabına ve Resulüne karşı samimî olmak Allah'ın hakkıdır ve hiçbir şirk koşmadan yalnızca O'na kulluk etmek demektir. İdare edenlere ve edilenlere karşı samîmiyyet ise, idare edenlere nasihat etmek, cemâat'ten ayrılmamaktır. Çünkü cemâat'ten ayrılmamak, topluma karşı samimî olmaktır. Özel samimiyyet ve nasihat, herkesin kendisiyle ilgilidir, bu bazı durumlarda söz konusu olur, hepsini bütünüyle belirlemek imkânsızdır.
Emredilen gerçek arınma
Gerçek şu ki, Allah hem kalb, hem beden temizliğini emretmiştir. Her ikisi de Allah'ın emredip, vâcib kıldığı dinin bir parçasıdır. Allah buyurur ki :
«Allah size hiçbir zorluk yüklemek istemiyor. Bilâkis sizi tertemiz temizlemek ve size nimetini tamamlamak istiyor» (5 Mâide 6.)
«Orada, tertemiz olmak isteyen kimseler var. Allah da temizlenenleri sever» (9 Tevbe 108. )
«Allah tevbekâr olanları ve temizlenip pâklananları sever» (2 Bakara 222. )
«Mallarından, onları tertemiz yapıp arındıracağın sadakayı (zekâtı) al. Onlara dua et, çünkü senin duan onlar için sükûnet ve huzurdur» (9 Tevbe 103)
«Onlar, Allah'ın kalblerini temizlemek istemediği kimselerdir» (5 Mâide 41.)
«Müşrikler pisliktirler, o kadar» (9 Tevbe,28 )
«Ey Ehl-i Beyt, Allah sizden kiri (günâhı) gidermek ve sizi iyice temizlemek istiyor» (33 Ahzâb 33)
Buna rağmen yine de sözüm ona fakîh ve âbid birçok kimse görüyoruz ki, akılları, fikirleri beden temizliğinden ibaret. Üstelik meşru olan ölçüyü aşarak sınırları zorlayıp duruyor. Buna karşılık farz veya müstehab olarak emredilen kalb temizliğini bir yana bırakıyorlar. Tahâret'ten anladıkları yalnızca beden temizliğinden ibarettir. Sûfi ve dervişlerden birçoğu da aynı şekilde, yalnız gönül temizliğine önem veriyor, meşru ölçüyü aşan bir gayret gösteriyor; vâcib ve müstehab olarak emredilen beden temizliğinden bir kısmını terkediyorlar. Öncekiler, eşyayı ve bedeni yıkamakta hastalık derecesinde bir duyarlık göstererek şer'an kınanmış olan vesvese ve evhama kapılıyorlar. Pis olmayan şeyleri pis sayıyorlar ve işi şer'an kaçınılmayacak şeylerden kaçınmaya kadar vardırıyorlar. Ama öbür taraftan kalbleri din kardeşlerine karşı bir sürü haset, kin, nefret ve kibirle dolup taşıyor. Bu konuda yahûdîlerle apaçık bir benzerlik vardır.
Diğerleri de yine şer'an kınanmış bir gafletin içinde, bâtın (kalb) temizliğini öyle abartıyorlar ki, bilinmesi gereken - sakınmak için - kötü şeylerin öğrenilmemesini bile kalb temizliğinden saymaktadırlar. Kötü olan şeyi gönülden geçirmek ve istemekten kalbin arınmış olmasıyla, şerrin herkese farz olan öğreniminden, şerle ilgili bilgilerden kalbin arınmış olması arasındaki farklılığı göremiyorlar. Sonra da bu kadar gaflet ve cehalete rağmen pisliklerden kaçınmıyor, farz olan tahareti hıristiyanlara benzer şekilde yapıyorlar.
Dolayısıyla her iki grup da, kendilerine hatırlatılanların bir bölümünü unuttukları, ihtiraslarına kapıldıkları, hakkı ve hakikati çiğneyerek düşmanlık ve zulüm yaparak, ifrat ve tefrite düşerek haddi aştıkları için birbirlerine düşman oluyor. Bağy (haddi aşmak), bazan insanlar arasında olur, birbirlerine karşı haddi aşarlar. Bâzan da Allah'ın haklarında (farz ve kanunlarında) sınıra tecavüz ederler. Her ikisi de birbirine bağlıdır. Onun için Allah «aralarındaki bağy (ihtiras) taşkınlık yüzünden» ( 42 Sûra 14.) buyurdu. Nitekim bu iki tâifenin herbiri diğerine karşı haddi aşmış, ihtirasa kapılmış; hak hukuk tanımıyor, düşmanlıktan vazgeçmiyor.
Allah buyurur ki:
«Ehl-i Kitâb ancak kendilerine apaçık şeriat geldikten sonra ayrılığa düştüler» (98 Beyyine 4.)
«İnsanlar bir tek ümmet idi. Allah, anlaşmazlığa düştükleri konuda aralarında hakça hüküm vermeleri için peygamberlerle birlikte gerçekleri içinde taşıyan kitab indirdi. Oysa kendilerine kitab verilenler, apaçık deliller geldikten sonra sırf aralarındaki ihtiras ve kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler» (2 Bakara 213.)
«Andolsun biz, İsrail oğullarına Kitâb, hüküm ve peygamberlik vermiştik» (45 Câsiye 16.)
Cenâb-ı Hak, Musa (a.s.) hakkında da aynı şeyleri söyleyerek buyurur ki:
«Kendilerine apaçık âyetler ve mucizeler geldikten sonra ihtilâfa düşen, fırka fırka bölünenler gibi olmayın» (3 Âl-i İmrân 105.)
«Dinlerini bölük pörçük edip, grup grup olanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur» (6 En'âm 159.)
«Artık yüzünü, dosdoğru bir şekilde, Allah'ın bütün insanları onunla yarattığı fıtrat dinine çevir. Allah'ın yaratması değiştirilemez. Bu din, hep dosdoğru ayakta kalacak dindir. Ama insanların çoğu bilmezler. Ona gönülden bağlanın ve O'ndan korkun. Namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden, o dinlerini bölük pörçük edip grup grup ayrılan, herbiri kendi sahip olduğuyla övünenlerden olmayın». (30 Rûm 30-32.)
Çünkü müşriklerden herbir grup kendi arzu ettiği bir ilâha tapar. Nitekim Allah bir âyette :
«Kendilerini çağırdığın şey müşriklere ağır geldi» (42 Şûra 13.) buyuruyor. Yine şöyle buyurur:
«Ey peygamberler, helâl, iyi şeylerden yiyin ve yararlı işler yapın, çünkü ben, yaptıklarınızı bilmekteyim. Ve işte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, artık benden korkun. (Peygamberlere böyle vahyettiğim halde onların ümmetleri), işleri dağıttılar, aralarında fırka fırka bölündüler, her grup kendi sahip olduğuna şımarıyor» (23 Mü'minûn 51-53.)
Artık bütün bu anlatılanlardan anlaşıldı ki, birleşip kaynaşabilmenin sebebi dini bir bütün olarak almak, onu bütünüyle uygulamaktır. O da yalnızca Allah'a; O'na hiçbir ortak koşmadan zahir ve bâtınıyla kul olmaktır.
Tefrikanın sebebi de, insanların emrolundukları şeylerin bir bölümünü bırakmaları, ihtiras ve taşkınlığa (bağy'e) kapılmalarıdır.
Cemaat olmak ve birleşmek, Allah'ın rahmetine, rızasına af ve mağfiretine, bağışlamasına, dünya ve âhiret mutluluğuna, yüzlerin ağarmasına sebeb olur.
Tefrikanın sonucuysa, Allah'ın azabı, lâ'neti, yüzlerin kara çıkması, kararması, Resûlüllah (s.a.v.)'in o gibilerden uzaklaşmasıdır.
Bu söylenenler ayrıca, icmâ'ın kesin bir hüccet olduğuna da delildir. Çünkü bilginler icmâ' ettikleri zaman, Allah'a itaat ederek ve dolayısıyla O'nun rahmetine nail olarak icmâ' ederler. Allah'ın emretmediği hiçbir inanç, söz ve davranışla Allah'a itaat edilmiş olmaz ve O'nun rahmeti kazanılamaz. Eğer onların icmâ' ettikleri söz veya fiil, meselâ Allah'ın emretmediği birşey olsa bu, ne Allah'a itaattir, ne de O'nun rahmetine sebeb olur. Ebûbekr Abdülâzîz, Tenbîh adlı kitabının başında aynı şeyleri ifade ederek bu inceliğe işarette bulunmuştur.
İbni Teymiye
Kısaca Hayatı:
661/1263'de (10 Rebiulevvel, 22 Aralık Pazartesi) Harran'da doğan ve 728/1328'de (20 Zilkade, 26 Eylül) 67 yaşında Şam'da vefat eden İbn Teymiye İslâm âleminde yetişen az sayıdaki büyük ilim ve fikir adamlarından biri olup, dinî ve içtimaî hayatın bütün veçheleriyle ilgilenmiştir. Büyük bir âlim, mütefekkir, muhaddis, müfessir, fakîh, mütekellim, usulcü ve dilci olan İbn Teymiye'nin en önemli yanı müctehid, münekkid, müceddid ve ıslahatçı oluşudur.